Archive for Haziran 27, 2011

Pompaj Depolamalı HES’ler geliyor!

Pompalı HES’ler başlıyor!

Japon şirketle anlaşılarak geliştirilen proje için Isparta, Kayseri, Bursa, Antalya, Denizli ve Samsun’un da aralarında bulunduğu 10 il belirlendi. Amerika, Almanya ve İtalya’da yaygın olarak bulunan santrallerin 2022′de bitirilmesi planlanıyor.

Son yıllarda artan rüzgâr ve güneş enerjisi yatırımları Enerji Bakanlığı’nı harekete geçirdi. Bakanlık, Japonlar ile birlikte yeni bir proje geliştirdi.  Proje kapsamında Samsun, Kayseri, Antalya, Denizli, Osmaniye, Burdur, Isparta, Eskişehir ve Bursa dahil 10 il belirlendi. Barajlardaki suyun belirli bir miktarı daha yüksek tepelere kurulacak küçük barajlara (pompajlı HES) taşınacak. Rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklarda elektrik üretimi durduğunda yüksek tepelere kurulan barajlar devreye sokularak dengeleyici enerji üretecek.

Avrupa ülkelerinde kullanılan uygulama Türkiye’de ilk kez denenmiş olacak. Pompajlı santraller için ortak çalışma yapılan Japonlar, projenin bir an önce başlamasını öneriyor. Gerekçeleri ise 10 PHES barajına şimdi başlansa bile inşaatlar ancak 2022′de tamamlanabilir. Dünya genelinde 120 bin megavat (MW) kurulu gücünde PHES santrali var. ABD, Japonya, İtalya, Almanya, Fransa gibi ülkeler PHES projelerinde ilk sırada yer alıyor. Söz konusu barajlar, gündüz elektrik tüketiminin arttığı saatlerde devreye alınıyor. Ayrıca güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarında elektrik üretimi durduğunda PHES’ler devreye giriyor.

Kurulu güç 20 bin megavat olacak!

Enerji Bakanlığı ve TEİAŞ hesaplamalarına göre 2022′de Türkiye’nin sadece rüzgârda kurulu gücü 20 bin MW’lara çıkacak. Buna güneş, jeotermal gibi kaynakların eklenmesiyle kurulu güç daha da artacak. 2030′da toplam enerji üretiminde yenilenebilirin payının yüzde 30′ları bulacağı tahmin ediliyor. Bu dönemde dengeleyici elektriği (frekans düzenleyici) sağlamak için PHES projesi hızlandırıldı. Bu amaçla Enerji Bakanlığı ve Japon yetkililerin yanı sıra Enerji İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ), Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİE) gibi bakanlık birimleri projenin 2025 yılından önce tamamlanabilmesi için mutabakat sağladı. Proje tamamlandığında Türkiye’nin PHES kurulu gücü bin 800 MW olacak. Projenin geliştirilmesinde Türkiye’nin 2018-2030 talep tahminleri dikkate alındı.

26/06/2011

İSMAİL ALTUNSOY, ANKARA.

 

Özbekistan Rogun Barajı Projesi’nden rahatsız oluyor!

Özbekistan Resmi Çevre Hareketi Heyeti 22 Haziran 2011 tarihinde Avrupa Parlamentosu sözcüsü Jerzy Buzek’e bir mektup gönderdi. Mektupta Avrupa Parlementosu üyesi Stevenson’un Tacikistan’da Ceyhun Nehri’nin büyük kollarından biri olan Kızılsu Nehri üzerinde yapılması planlanan Rogun Barajı’nı destekleyen açıklamalarından Özbekistan’ın rahatsızlığı dile getirildi ve Rogun Barajının Aral Gölü ve bölgede yaşayan insanları olumsuz etkileyeceği belirtildi. Sovyetler döneminde özellikle 70′li ve 80′li yıllarda Seyhun ve Ceyhun Nehirleri üzerinde büyük hidro-elektrik santral ve baraj projelerinin hayata geçirilmesinin Aral Gölü’nün kurumasının ana sebebi olduğu vurgulandı. Rogun Barajı’nın hayata geçirilmesiyle Ceyhun Nehri’nin akış aşağısında içme ve kullanma suyunda büyük ölçüde azalma yaşanacağı ve bunun da bölgede yaşayan 18 milyon insanın hayatını tehdit edeceği konusunda uyarıda bulunuldu. Ayrıca Rogun Brajı’nın yapılması planlanan bölgenin sismik aktivitesinin yüksek olduğu hatırlatıldı ve bölgede yaşanması muhtemel güçlü bir depremin baraj gövdesi tarafından tutulacak 12 milyar metreküp su ile nehrin akış aşağısında Tacikistan, Afganistan ve Özbekistan sınırlarında birçok yerleşim yerini tehdit edeceği söylendi.

Rogun Baraj Projesi Taşkent ve Duşanbe arasında sürekli olarak politik gerilim konusu olmaktadır. Bundan birkaç hafta önce Özbek ve Tacik diplomatlar tarafından bu konunun bir savaş sebebi sayılabileceği ile ilgili açıklamalar yapıldı.

Kaynak: The Times of Central Asia, 23 Haziran 2011.

Elektrikli otomobil ile İstanbul – Ankara arası 10 TL’ye gidilebilecek!

Elektrikli araçlar 100 kilometrede sadece 2.5 TL yakacak. Araçların elektrikli hale dönüştürülmesinin bedeli ise 15 bin TL’yi bulacak. Ancak aracın yakıt tasarrufu göz önüne alındığında bu yatırım 7-8 ayda kendini amorti edecek.

İlgili teknik ve yasal düzenlemelerin Kasım 2010′da tamamlandı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de ilk dönüşüm tesisleri kuruldu ve araçlar yollara çıktı. Araçların elektrikli otoya çevrilmesi için uzmanlara göre, yaklaşık 300 parçanın değişmesi gerekiyor. Ankara’da ilk elektrik şarj istasyonunun kurulması nedeniyle düzenlenen törene katılan Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, dizel araçların 100 km yolu 25-30 liraya, elektrikli araçları ise 2.5 liraya alabildiğini vurguladı. Ergün, “İsteyen her araç elektrikli araç haline gelebilir. Bunun teknolojisi var” müjdesini verdi. Nihat Ergün, elektrikli Renault Fluence’i de test etti.

HEDEF YÜKSEK TASARRUF

Teknolojinin pahalı olması nedeniyle değişim işlemi maliyetinin 15-20 bin TL tuttuğunu aktaran yetkililer, “Bir taksici aylık 2500 TL yakıt ve bakım masrafı yapıyor. Ancak elektrikli araçlar normal yakıtlı araçlara nazaran 10- 12 kat daha tasarruflu. Araçlar bu masrafı 7-8 ayda amorti edecek” dedi. Yollara çıkmaya başlayan araçlar içinse şimdiden şarj istasyonları hazırlandı. EPDK yetkililerinin verdiği bilgiye göre, elektrikli araçlar evde ve işyerinde her prizden şarj edilecek. Ancak bu şarj 7-8 saat sürebilecek. Yollara ise araçları 20 dakikada şarj edecek seri şarj aküleri konulacak.

Kaynak: Milliyet, 25 Haziran 2011.

Enerji tarifeleri Üzerinde Hükümet Söz Sahibi oluyor! EPDK yeniden yapılandırılıyor

Hükümet, düzenleme kurumlarını yeniden yapılandırma sürecinde, önceliği Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na verdi

Yapılan çalışmalara göre, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu yeniden yapılandırılarak birkaç bölüme ayrılacak, tarifeler üzerine hükümet söz sahibi olacak.

Türkiye’de doğalgaz, petrol ve elektrik başta olmak üzere, 200 milyar dolarlık piyasayı denetleyip düzenleyen EPDK, yeni yapılandırma ile elektrik, petrol, doğalgaz, LPG gibi sektörel yapılanma tarzında değil, lisanslar, tarifeler, izleme ve denetim gibi daire başkanlıklarına ayrılacak.

Bu kapsamda sektörel bazda elektrik, doğalgaz, petrol gibi daire başkanlıkları yerine lisanslar, tarifeler, izleme, denetim gibi fonksiyonel daire başkanlıkları kurulması planlanıyor.

Kurumuın en önemli bölümü olan ve enerji sektöründe, fiyatları belirleyen tarifelerde hükümet söz sahibi olacak.

Özellikle akaryakıt fiyatlarına yönelik tartışmalarda “tavan fiyat” uygulaması ile kabinenin üyeleri ile karşı karşıya gelen EPDK’nın yeniden yapılandırılması çalışmalarını Enerji Bakanı Taner Yıldız koordine ediyor.

Öte yandan özel sektör EPDK’nın yeniden düzenlemesine karşı duruyor. Bağımsız kuruluşların enerji sektöründe güven ortamının oluşmasına katkı sağladığını belirten enerji sektörü uzmanları, EPDK’nın yeniden yapılamndırılması ve bazı yetkilerin hükümete transferinin, sektörün liberalleşmesine darbe vuracağına dikkat çekiyor.
Uzmanlar yeniden yapılandırılma çalışmaları devam eden EPDK’ya en az 4 üyenin sektörden seçilmesinin gerektiğini söylüyor.

EPDK, tüm enerji piyasalarında (elektrik, doğalgaz, petrol, LPG) düzenleme, denetleme ve yönlendirme, yani “regülasyon” fonksiyonu icra eden özerk bir idari kurum olarak 2001 yılında kurulmuştu.

20 Haziran 2011

Water sharing in the Euphrates-Tigris Basin

Dursun YILDIZ answered questions of REVOLVE Magazine on water sharing in the Euphrates-Tigris Basin

An interview with Dursun YILDIZ

17/04/2011

1. How would you assess the state of water resources in the Euphrates-Tigris basin today?

The water resources of the Tigris-Euphrates basin, is under pressure due to rapidly increasing population, the agricultural and industrial pollution and inefficient use of water in the region. A reasonable amount of water is sufficient for three riparian countries. But the regimes of these rivers are irregular. That is why these rivers’ water should be stored. Dams built in Turkey helped the flow of water in Euphrates-Tigris basin to be more regular. For Syria, Iraq and Turkey the problem is not the sufficient or insufficient volume of Euphrates-Tigris rivers water totally in the basin . The real problem is the efficient management of trans-boundary waters between three riparian countries.

2. There is no binding agreement between Turkey-Syria-Iraq on water sharing in the Euphrates-Tigris basin. Why is this? What are the key differences in the positions of the three riparians?

Among Turkey-Syria and Iraq, there is no binding agreement to share Euphrates-Tigris rivers water. However there exists bilateral agreements between Turkey- Syria and Syria-Iraq. The main reason of non existence of a trilateral binding agreement among riparian countries is the lack of trust and insufficient interdependency relations in this region. Foreign relations is still based on power politics among Middle East countries. In the Middle East, interdependence is considered as a lost of sovereignty. The main differences between the positions of these countries are that in one hand Turkey gives priority to allocation of water. On the other hand, Syria and Iraq suggest equal sharing of water. Turkey puts forward that the Tigris and Euphrates basin should be treated as a single basin and the natural variability of hydrological conditions has to be considered in water allocation. The two other countries oppose these arguments.

3. If a binding agreement were to be signed between the three riparians, what should it look like? How, for instance, should the shares of the different countries be established and how should one ensure that water flow data etc. are openly shared?

It is obvious that signing a binding agreement for the water allocation between the three riparians is important . But this wouldn’t solve every conflict.Because of that agreement frame must be larger on the base of cooperation . Therefore the binding agreement which can work efficinently would be a flexible agreement based on sharing of benefits of water more then sharing of amount of water itself . In the region the efficient water use and sustainable water and land resources management must be vital important matters for all countries. Determine the amount of sharing water and indicate it in an agreement can’t be a sustainable solution without providing efficient use of water. Implementation of sustainable water development and management priorities by all riparians is more important then agreement rules.A joint technical comittee can be established to collect and evaluate water data. Water flow measurement stations can be operated together and real time measured values can be shared easly. Recently an agreement was reached between the riparian countries on this subject.

4. Despite several Memoranda of Understanding and initiatives like the Euphrates-Tigris Initiative for Cooperation (ETIC), which seek to promote cooperation over water sharing, the riparians still disagree on the amount of water that each side is releasing/receiving. How can such differences be cleared up?

The basic way to do that is to develop the interdependency between countries, it will help to eliminate the lack of confidence between them.Water demand must be considered as “optimum water demand” in the basin . The best way to eliminate the disagreement about amount of water that each side is releasing/receiving, is not only calculating the water amount precisely but developing the water and soil resources efficiently in the basin. If the negotiations are done only about water quantity, it will be difficult to reach a sustainable solution on this issue. Therefore, on the basis of technical studies, confidence-building measures for efficient water use are needed to clear up such differences. In order to create sustainable cooperation in the region, the existing actors need to change their behavior, their policy and they have to change their way of thinking. The international relations has been changing in the world as well as in the region. Technological development also provide more acceptable solutions to problems. The socio-economic and socio-cultural development in the riparian countries will also help to realize to vital importance of efficient water management in the region.

5. Water availability in the Euphrates-Tigris basin is in decline and droughts are becoming more frequent, yet each of the three riparian countries continue to expand irrigated surface area. Do you think such projects are viable? How do you see the future of agriculture in the ET region?

It is obvious that dry periods in the Tigris and Euphrates basin will increase the water stress . Large amount of water is used for irrigation in the region.Therefore, most efficient irrigation methods and most efficient land use are key priorities for the future of agriculture in the region. Therefore, it is more convenient that the three countries should develop their own irrigation areas considering results of a joint technical studies in the basin scale. Otherwise, such projects will not be viable. Furthermore, these irrigation systems would be as a source of constant conflict which will damage the cooperation development. Riparian countries must be aware of problems and vital importance of taking measures beforehand at a basin scale. Tigris and Euphrates water use must be taken into account as a basin scale with the base of cooperation not conflict. Therefore, future of agriculture in the Tigris and Euphrates basin will depend on efficient cooperation to use of water and land resources in the basin. In these countries agricultural production is important for food security policy. However Southeastern Anatolian Project (GAP) can be accepted as a regional project of agricultural production. Based on water, all benefits of this project can be shared across the entire region.

6. A UN press release on World Water Day quotes a recent international report warning that “the Tigris and Euphrates rivers could completely dry up by 2040 because of the compounded effect of climate change, reduced upstream supply, and [an] increase in domestic and industrial use.” Do you think this is accurate and what measures need to be taken to prevent this from happening?

I think that in 2040, if some measures aren’t taken , inefficient use of water might be more effective than those of other negative effects in the basin. The scientists have different opinions and explanations about the effect of climate change. Full development of GAP irrigation can increase use of water. This can cause somehow decrease of water released to downstream countries in extremely dry periods. But Turkey took a radical decision to use water-pipe systems for most efficient water use in the GAP Region. I do not think that the increase in domestic and industrial use, would be very effective in this regard. Therefore, the results of this scenario can not be realized completely but partially.These problems could be prevented in the three countries with the technical cooperation. Due to the rapid technological progress, it is possible to make hydrological predictions and water measurements more accurate than in the past. It also facilitates collaboration possibilities. In summary, to alleviate the impacts of these results it is primordial to enhance the water and land resources development in the region and enhance the management of technical cooperation. However, actors has to change their policy depending on the situation, their behavior and their way of thinking to cooperate. In the region the international relations is recently in a positive change process. However, turmoil in the region also experienced.

Therefore actors act as “first-line conflict preventers” by resolving problems before they arise.

7. How do you see the future of the ET basin, both from a socioeconomic and water resources point of view? What will life in the ET region be like in 50 years?

The water resources of Tigris and Euphrates basin can be a peace cooperation matter in the future. The first condition to do that is non-regional powers do not implicate to this issue. The second condition is that the Tigris and Euphrates water has to be used not for all Middle East water demand but only water demand of Turkey, Syria and Iraq. GAP is an integrated regional development project based on water of the Tigris and the Euphrates. When the interdependence relations and cooperation increased, the strategical importance of this project in the region will be better understood.In a visionary way, GAP must not be considered as a conflict cause project in the region. It is a peace and stability creating project. GAP is a project that will be effective on the balance and stability of the entire region. It is also a key project of the region in the development of social economic aspects. In 50 years, living standards in Tigris-Euphrates Basin would be much more developed concerning socio-economic and socio-cultural aspects. In this sustainable level of life two renewable resources will play an important role: water and sun (energy).

Güneydoğu Anadolu Projesi, GAP: Towards Regional Stability and Peace

Source: Revolve Magazine, 2011.

Atmosferdeki sera gazı oranı 2010′da rekor seviyeye ulaştı!

Uluslar arası Enerji Ajansı (UAE), 2010 yılında atmosfere salınan sera gazı oranının 30,6 gigatonla tarihin en büyük değerine ulaştığını açıkladı.

Uzmanlar dünyanın sıcaklık artışının 2 derecenin altında tutulmasının şart olduğunu ama bu konuda umutların her geçen gün azaldığını söylüyor.

Paris merkezli Uluslar arası Enerji Ajansı bu durumun sebebinin fosil yakıt kullanımından kaynakladığını belirtti.

Atmosferdeki sera gazındaki en büyük pay enerji üretim sektöründedir.

Sektörlere Göre Karbondioksit Salınım Oranları (UEA, 2010)

 

Su Savaşları: Gerçek bir tehdit mi, yoksa bir medya kurgusu mu?

Water Wars: Hydropotential or Hydrohype?

Transboundary water issues affect nearly everyone. There are 276 international river basins and the United Nations has defined nearly 300 transboundary aquifers. The basin areas that contribute to these rivers comprise approximately 47 percent of the land surface of the Earth, include 40 percent of the world’s population, and contribute almost 60 percent of the world’s freshwater flow. Water sources for 800 million people living in 39 countries originate beyond their national borders.

Within each international basin and overlying each transboundary aquifer, the demands from environmental, domestic, economic users, and the inputs of pollution increase annually, while the amount of freshwater in the world remains roughly the same as it has throughout history. Given the scope of the problems and limited resources available to address them, water wars are inevitable.

Or are they? Surface water and groundwater crossing international boundaries present increasing challenges to regional stability because hydrologic needs can often be overwhelmed by political considerations. Yet wars are expensive, disruptive, and interfere with the efforts to relieve human suffering, reduce environmental degradation, and achieve economic growth.

Euphrates on the Turkish-Syrian border at Jarablus. Photo by Adel Samara.

The terms “Water War” and “Water Wars” are media darlings. The famous quote apocryphally attributed to US humorist Mark Twain “[w]hiskey is for drinking; water is for fighting over” is so overused that many water professionals are pleading to ban its use. To get a feel as to when the hysteria over water wars began, we explored Google labs tool Books Ngram Viewer which revealed that geographers were using the terms to describe water situations in the US and Middle East as early as the late 1800s with an exponential increase in the use of these terms starting in 1988.

Our European colleagues Mark Zeitoun and Naho Miramachi at the University of East Anglia in Norwich chronicled the proclamations from United Nations Secretary Generals Boutros Boutros-Ghali known for his 1991 quote “the next war will be fought over water, not politics,” and Kofi Annan for his 2001 quote “[f]ierce competition for freshwater may well become a source of conflict and wars in the future.”

In an article published in 2011 in Global Environment Politics, David Katz addresses the important question of whether or not the “water war hypothesis” is “Hydro-political Hyperbole”. In other words, is there a potential threat of water wars or is this media hype?

Water Wars: Myth or Reality?

The history of international water treaties regarding surface water is robust. Over 400 treaties have been inventoried by the Transboundary Freshwater Dispute Database hosted by Oregon State University where we work. The earliest treaty dates back to 2500 BCE, following the only documented war over water in history, in Mesopotamia along the Tigris River.

Our students’ research on the history of cooperation over groundwater resources is much less robust, with only one treaty specifically addressing transboundary groundwater; only a small percentage of the international water treaties have any provisions for groundwater.

Our research at Oregon State University on conflict “events” described in newspapers and other media over the last fifty years reveals that countries have engaged in more than 500 conflicts over water, far outweighed by more than 1200 cooperative events.

Peter Gleick of the US water think tank, the Pacific Institute, mapped the conflicts and showed that every continent has experienced a water conflict, save Antarctica.

Violent conflict has occurred at sub-national levels, but there has been no international violent conflict over transboundary waters since the mid-1960s.

Almost 90 per cent of the events were disagreements over infrastructure and quantity allocation. Yet colleagues Zeitoun and Miramachi indicate that “all is not quiet on the waterfront. Conflicts of distribution, co-management, and utilization persist, of course, along the Nile, Mekong, Tigris, Jordan, Indus, Ganges, Amu Darya and several other transboundary rivers and aquifers” and that “not all cooperation over water is pretty and more times than not conflict and cooperation co-exist.”

What causes the tension over water? In a global review of local conflict and water, the Stockholm International Water Institute determined that the root causes of water-related conflicts included limited resources, control or distribution, quality of the resource, and large infrastructure projects.

Conflict resolution specialist Lawrence Susskind at the Massachusetts Institute of Technology writes in his blogThe Consensus Building Approach that “there are societal forces (politics, economics and culture) and natural forces (water quantity, water quality and ecosystems) all of which have to be managed at the same time [...] and that these six elements and the way they are configured must be looked upon as interlocking networks”.

He posits that there are three things about these networks that many water-system managers get wrong:

(1) assuming these networks can be bounded or closed – agreements or laws are formulated that prescribe who the users are, which elements will be included and excluded and what the boundaries will be when the fact of the matter is that new users and uses may appear at any time including, but not limited to, ecological and economic forces;

(2) water-system managers try to set operating rules aimed at managing a river segment in a way that makes sense on an average day, in an average year or when the system is at a stable or steady state despite all kinds of climatic, economic and demographic pushes and pulls; and

(3) most water-system managers act as if water is a limited resource and that decisions about who gets water and how it may be used are zero-sum decisions.

Colleagues Shira Yoffe and Mark Giordano assisted in the Basins at Risk project completed at Oregon State University. The research found that determined most of the parameters regularly identified as indicators of water conflict, such as water scarcity and climate change, are actually only weakly linked to disputes. Institutional capacity within a basin, whether defined as water management bodies or treaties, or generally positive international relations are as important, if not more so, than the physical aspects of a system.

It turns out then that very rapid changes, either on the institutional side or in the physical system, which outpace the institutional capacity to absorb that change, are at the root of most water conflicts. In related work, popular water author Sandra Postel and Wolf determined that corruption in transboundary water can cause international conflict, destabilize entire regions and lead to ecological disaster.

Hydroschizophrenia

Environmental flows and ecosystem services are more dependent on groundwater than previously thought. Some scholars estimate that 36 percent of river runoff comes from groundwater, yet water management has long suffered from what Spanish water scholar Ramón Llamas refers to as a case of “hydroschizophrenia” – a term used to describe the attitude of decision makers who minimize the role of groundwater relative to surface water resources because groundwater is “out of sight, out of mind”. This has led to the creation of separate surface water and groundwater governance and policies despite the recognition of the hydraulic connection between both hydrologic regimes.

The Silent Revolution

Groundwater use is increasing because it is a “commons” resource, available to anyone with the financial resources to drill, equip, and power a well. Pumping of groundwater is among the most intensive human-induced changes in the hydrologic cycle. Groundwater is the world’s most extracted raw material, with withdrawal rates approaching 800 to 1,000km3 per year.

The majority of the world’s cities rely on groundwater to some degree for their urban water supplies, and groundwater contributes to the global urbanization underway today. As a consequence, the global economy is becoming increasingly dependent on groundwater.

A ‘Silent Revolution’ is occurring where millions of farmers pursue short-term benefits associated with the intensive use of groundwater for agricultural use in India, China, Mexico, and Spain and the need for proactive governmental action is needed to avert water conflicts between neighboring users, user groups, states, provinces, and nations.

A comparable situation exists with permit-exempt wells typically reserved for domestic, stock, and garden use in many states within the US. The number of wells or shallow “water extraction mechanisms” is on the order of millions in many parts of the world as dramatic changes in drilling technology, pumping technology, and the availability of electrical and diesel power has increased over the past 60 years.

Spaghetti-Western Water Wars

The saga over permit-exempt wells in the western United States epitomizes a new type of water conflict – the spaghetti-western water war. The herd is over a million strong, and includes diverse breeds of domestic water users, livestock, and industrial wells.

In a classical sense of the spaghetti-western film genre, the language of exempt wells is one that is difficult to translate from state to state. The political melodrama of the exempt well provides land developers a low-cost approach to providing water supplies to high-priced exurban or “sagebrush” housing subdivisions found on the outskirts of cities.

The highly fluid, emotionally charged story line is cast by fading and rising stars in consulting and legal firms, well drillers, water diviners, and “hydrostitutes”, marshaled by local governments and the courts, each dueling with the other, fueling the appetite of the “hydrohydra” – the mythical multi-headed beast of the underground west that feeds on conflicts over groundwater.

Local governments as opposed to state governments are increasingly assuming water-supply planning duties. The shotgun weddings between land developers and groundwater “experts” has led jurisdictions to increasingly rely on a “prove it” approach to groundwater availability – the increased reliance on site-specific well drilling and controlled pumping tests prior to any changes in land use rather than relying on the “expert” opinions of scientists and engineers. It ain’t all good, it ain’t all bad, but it does get pretty ugly as the showdown between all of the players unfolds.

War of the Well?

Most water professionals are familiar with transboundary disputes over surface water. The media and academic journals are replete with national and international examples. Transboundary disputes associated with groundwater are less well known, but becoming increasingly newsworthy.

The US State of Mississippi filed a lawsuit against the City of Memphis, Tennessee, in 2009 for capturing groundwater stored in the Memphis Aquifer underlying the State of Mississippi, for which it is seeking $1 billion in damages. Likewise, the states of Utah and Nevada continue a dispute over water stored in a shared fractured rock aquifer that will serve as part of the municipal water supply for the City of Las Vegas, Nevada, and will be conveyed through a 350-mile pipeline at a cost of nearly $4 billion.

Disputes over groundwater involve more than quantity, quality, and distribution with participation from many scientific disciplines, special interest groups, and the public. The Pacific Institute’s chronicle of conflicts over water reveals that disputes over transboundary groundwater have generally focused on contamination of wells. Yet concerns over access to water in drought-prone regions such as Somalia have heralded a new generation of conflict over groundwater. In 2006, theWashington Post reported a “War of the Well” between two neighboring clans in Somalia.

Guerilla Well-fare

At local scales, conflicts over water may arise between parties because of the land-water nexus and the large investments required to purchase and develop the land, while at the same time trying to weigh the value of maintaining a quality of life through open-space initiatives where land development is limited or prohibited and preserving the local water quality. In both developing and developed countries, conflicts also arise due to the plethora of beliefs surrounding the occurrence of water under the land held by the various parties.

Conflicting conceptual models are part of the technical training of hydrogeologists focusing on the intellectual method of “multiple working hypotheses” introduced in the late 1890s by the first hydrogeologist in the United States, Thomas Chamberlain. The structure of the method of multiple working hypotheses revolves around the development of several hypotheses to explain the phenomena under study. The method builds the political credibility of science and makes for better science.

Disputes over groundwater resources are particularly susceptible to the dueling experts syndrome as the hidden nature of the resource means that the database of information on groundwater resources is less than ideal. In addition, the underlying premise of the field of hydrogeology is based on the concept of multiple working hypotheses. According to Australian legal scholar John Wade, common causes of conflict focus on missing information, inaccurate data, and procedures of data analysis.

While the dueling expert syndrome is good business for conflict beneficiaries, the “ruling theories”, or the antithesis of multiple ways of knowing as described by Wade, is leading to a new generation of “hydrostitutes”. These theories contribute to a loss of political credibility and a public distrust in water science, water scientists and water engineers as described by US water historian and attorney Robert Glennon in his book Water Follies(2002).

Combat Strategies

Colleagues Lena Salame and Pieter van der Zaag of UNESCO argue that a new type of water manager, planner and decision-maker is required. They will be asked to act as “problem managers” rather than “problem solvers”, and act as “first-line conflict preventers” by resolving problems before they arise. Salame and van der Zaag believe, like us, that water professionals and decision-makers should receive specialized resources and skills that go beyond the traditional physical systems approach to water resources management.

Teaching philosophies must now also fit the new paradigm of the “compassionate” water resources professional proffered by Swedish water scholars Ronnie Berndtsson, Malin Falkenmark and others who conclude that university curricula for water experts must establish strong links with the socio-economic and human sciences.

The US academies acknowledge the new paradigm in training water resources professionals. Civil Engineering professor and founder of Engineers without Borders Bernard Amadei, the 2009 recipient of the Engineering News Record Award of Excellence, called on engineers to be “social entrepreneurs, community builders and peacemakers”, working from the “bottom up” on behalf of people living in poor conditions in the developing world who lack sufficient food, clean water, sanitation and electricity.

He called on his colleagues to “spend less time on the golf course” and “stop writing the stupid technical papers that people don’t read.” “Substance matters” and now has parity with process and relationships when dealing with conflicts over water.

Water scientists and decision-makers also need to act as “boundary spanners” or persons who look across disciplinary, institutional, geographic, temporal, and sense-making (framing) boundaries for the exchange of information between an organization and groundwater system as described by Dutch political scientist Jeroen Warner.

Dutch social psychologist Mark van Vugt indicates it is important to create super-ordinate identities such as regions by thinking of ways to “blur group boundaries” by implying we are all in this together. In the same light, Tushaar Shah, a groundwater economist with the International Water Management Institute developed the concept of “aquifer communities” where aquifer users in a locality are aware of their mutual vulnerability and mutual dependence in the use of a common aquifer.

Lawrence Susskind further blogs that sometimes water can be recycled or reused a second time for a second purpose if the right kind of infrastructure is put in place and cooperative administrative arrangements are maintained. Shifting away from wasteful practices is the same as adding additional water supplies. The invention of new technologies or a shift to less wasteful practices can not only save water, but also multiply its usefulness. Water supplies are not actually limited and the smart management of water networks can create the equivalent of new supplies. The issue is how to move away from zero-sum confrontations to collaborative informal problem-solving that can create “water gains”.

Why Don’t We Have Water Wars?

Conflicts over water can best be described as a “wicked” planning problem that has uncertain boundaries, defies absolute solutions, and can be a symptom of larger problems. And yet even in the international arena there are indicators of cooperation.

For example, the Convention on the Law of Non-Navigational Uses of International Watercourses was adopted by the United Nations in 1997. The UN drafted the document to help conserve and manage water resources for present and future generations. To enter into force, the document required ratification by 35 countries, and as of 2011 received 22 parties to the instrument. Regardless of the number of signatory parties, the document is regarded as an important step towards arriving at an international law governing water.

Likewise, the UN General Assembly adopted the Law of Transboundary Aquifers by consensus in 2008. International experts in water law and hydrogeologists worked together since 2003 to create a common language in the formulation of new sets of laws on groundwater resources, and more specifically, on the value of the immense storage capabilities of aquifers. Both the Convention on the Law of Non-Navigational Uses of International Watercourses and the Law of Transboundary Aquifers are concrete steps towards the peaceful sharing of water resources.

But what do others have to say about the potential of water wars? In his preeminent blog Aguanomics, resource economist Dr David Zetland states in his article on ‘Why We Don’t Have Water Wars’:

If the war is over water, then their [winners] enjoyment can be spoiled by the losers, who have many and easy ways of destroying the quality of water. […] If this should happen, then both sides lose, changing war from a zero-sum game into a negative sum game. […] This is basically an ancient form of mutual assured destruction.

Stockholm Water Prize Winner Professor J. A. “Tony” Allan pioneered the concept of “virtual” water – the invisible water embedded in traded commodities – and argues that water wars are unlikely because “trading virtual water has invisible and politically silent conflict-reducing impacts”. The concept of virtual water has been debated in the scientific literature for almost 20 years, and has become increasingly part of the international and national political discourse for about five.

Allan claims that “[f]uture transboundary hydropolitics that take into account the political economy of water as well as the role of virtual water will operate differently from current transboundary international relations.” He indicates that the dependence on international trade to achieve water security is normal as most economies are net food importers.

Jerry Delli Priscoli, a 30-year veteran mediator with the US Army Corps of Engineers helped us to understand that water compels us to think regionally, that (1) the price for control over an agreement over water is sharing ownership and cooperating in both the process and outcome of the agreement, (2) the transaction costs are escalating beyond traditional management methods, (3) the available money to identify needs is contracting, (4) the public awareness of water resources is growing and changing, and (5) the traditional legal systems are unable to cope with change.

We are strong proponents that water ignores all separations and boundaries save for those of the watershed, both the seen and unseen parts. As such, it offers a vehicle to bring those who share it together. Since it touches all we do and experience, water creates a language through which we may discuss our common future. Much of the hype about water wars is good business for conflict beneficiaries and book sales, but in reality conflicts over transboundary waters are normal, and managing that conflict offers constant opportunities for dialogue and cooperation.

Aaron T. Wolf is a professor of geography and chair of the Department of Geosciences at Oregon State University.  He is the Project Director of the Program in Water Conflict Management and Transformation. He is the co-author of the book Managing and Transforming Water Conflicts with Jerome Delli Priscoli that was published by Cambridge Press in 2009.

W. Todd Jarvis is an assistant professor of geography in the Department of Geosciences and the Associate Director of the Institute for Water and Watersheds at Oregon State University. Both Jarvis and Wolf teach graduate courses leading up to The Certificate in Water Conflict Management and Transformation

Source: Revolve Magazine, 15tf of April 2011.

Revolve Magazine

“Su Konusunda Avrupa İletişim Ağı” kurulmaya çalışılıyor!

TR
Avrupa Su Politikaları Araştırma Enstitüsü (IERPE)  Avrupa’da su konusunda işbirliğini ön plana çıkaran bir iletişim ağı kurulması çalışmalarını destekliyor. Avrupa kentleri  arasında  su temini ile ilgili bir iletişim ağının bu konuda çok iyi bir örnek olacağı düşünülüyor. Suyun temel bir yaşam hakkı olması gerekliliği ve bu hizmetlerin kamu hizmeti olarak verilmesi gereği böyle bir ağın kurulması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu ağın amacı su ile ilgili konularda karar verme sürecinde etkili olabilecek insanları bu sürece dahil etmek ve çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliği olabilecek projeleri desteklemektir.
EN
Creation of an European Network has a vital significance among the activities curently promoted by European Institute of Research on Water Policy (IERPE). Establishing an European information and cooperation network of cities and water will be a good example for the case in point. Water as a human right must be considered to be a common good under both public and government responsibility. Aim of such a network is to promote innovative processes at urban level with regard advanced environmental sustainability and betterment of effective citizens’ participation in the decision making process and support environmentally, economically and socially sustainable water projects.

Güneş enerjisi yönetmeliği Resmi Gazete’de



 

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının, ”Güneş Enerjisine Dayalı Elektrik Üretim Tesisleri Hakkında Yönetmeliği”, Resmi Gazete’nin 19 Haziran 2011 sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmelik, güneş enerjisine dayalı elektrik üretim tesislerinde kullanılan aksamın sahip olması gereken standartlar, test yöntemleri ve denetimi ile hibrit tesislerde üretilen elektrik enerjisi içerisindeki güneş enerjisine dayalı üretim miktarlarının denetimine ilişkin usul ve esasları düzenliyor.

Tesislerde, güneş enerjisine dayalı elektrik enerjisi üretim miktarı, Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİE) Genel Müdürlüğü tarafından denetlenecek.

Elektrik üretim şirketi her yıl Aralık ayı içerisinde, tesisteki her bir güneş paneli ile tesis bütününün güneş enerjisine dayalı olarak üretebileceği elektrik enerjisi miktarlarını, tesise gelebilecek güneş radyasyonuna ve rüzgar hızına bağlı olarak EİE’ye sunacak. EİE, söz konusu bilgileri değerlendirerek tesis yerinde inceleme yapabilecek.

EİE, hibrit tesislerde üretilen elektrik enerjisi içerisindeki güneş enerjisine dayalı elektrik enerjisi üretim miktarını her fatura dönemi için Piyasa Mali Uzlaştırma Merkezine (PMUM) bildirecek.

Güneş enerjisine dayalı elektrik üretim tesislerinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının onayladığı güneş enerjisine dayalı elektrik üretim projesi dışında farklı bir enerji kaynağının kullanıldığı tespit edildiği takdirde, EİE Bakanlık ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurumuna (EPDK) durumu bildirecek.

Kaynak: haber7.com

19 Haziran 2011 PAZAR Resmî Gazete Sayı : 27969
YÖNETMELİK
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığından: 

GÜNEŞ ENERJİSİNE DAYALI ELEKTRİK ÜRETİM TESİSLERİ

HAKKINDA YÖNETMELİK

BİRİNCİ BÖLÜM

Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar

Amaç ve kapsam

MADDE 1 (1) Bu Yönetmeliğin amacı;

a) Güneş enerjisine dayalı elektrik üretim tesislerinde kullanılan aksamın sahip olması gereken standartlar, test yöntemleri ve denetimi,

b) Güneş enerjisine dayalı veya güneş enerjisi ile birlikte diğer enerji kaynağı kullanan hibrit tesislerde üretilen elektrik enerjisi içerisindeki güneş enerjisine dayalı üretim miktarlarının denetimi,

ile ilgili usul ve esasları düzenlemektir.

Dayanak

MADDE 2 (1) Bu Yönetmelik, 10/5/2005 tarihli ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunun 6 ncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar

MADDE 3 (1) Bu Yönetmelikte geçen;

a) Bakanlık: Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığını,

b) EİE: Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğünü,

c) Elektrik Üretim Şirketi: Güneş enerjisine dayalı elektrik enerjisi üreten ve Kanunun 6/B maddesinden yararlanmak isteyen lisans sahibi tüzel kişiyi,

ç) Elektrik Üretim Tesisi: Güneş enerjisine dayalı elektrik enerjisi üreten ve üretim lisansına sahip olan tesisi,

d) EPDK: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunu,

e) Fotovoltaik (PV) modülü: Yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektriğe dönüştüren yarıiletken modülleri,

f) Hibrit Tesis: Güneş enerjisi ile birlikte diğer yenilenebilir veya birincil enerji kaynağı kullanan elektrik üretim tesisini,

g) Kanun: 10/5/2005 tarihli ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi AmaçlıKullanımına İlişkin Kanunu,

ğ)  PMUM: Piyasa Mali Uzlaştırma Merkezini,

h) TÜBİTAK: Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumunu,

ı) Yoğunlaştırılmış güneş enerjisi sistemleri (CSP): Güneş enerjisini toplayan ve bir akışkana ısı olarak aktarançeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtları,

ifade eder.

İKİNCİ BÖLÜM

Standartlar, Test Yöntemleri ve Denetim

Standartlar ve test yöntemleri

MADDE 4 (1) Güneş enerjisine dayalı elektrik üretim tesislerinin projelendirilmesinde kristal veya ince film PV modülleri ile odaklamalı PV modüllerinin;

a) Performans testleri ve tip kabulleri için TS EN 61215, TS EN 61646 ve TS EN 62108 standartları,

b) Emniyet testleri için TS EN 61730 standardı,

uygulanır.

(2) CSP sistemlerde ısıl (termal) performans TÜBİTAK tarafından kurulum yerinde yapılır ve Bakanlığa rapor edilir.

Güneş enerjisine dayalı elektrik üretim miktarlarının denetimi

MADDE 5 (1) Güneş enerjisine dayalı elektrik üretim tesislerinde veya güneş enerjisi ile birlikte diğer yenilenebilir enerji veya birincil enerji kaynağı kullanan hibrit tesislerde üretilen elektrik enerjisi içerisindeki güneşenerjisine dayalı elektrik enerjisi üretim miktarı EİE tarafından aşağıdaki şekilde denetlenir.

a) Güneş enerjisi kullanan elektrik üretim tesislerinde, aşağıdaki verileri elektronik ortamda EİE’nin kontrol merkezine gönderen izleme sistemlerinin bulundurulması şartı aranır. Buna ilişkin usul ve esaslar EİE tarafından belirlenerek mevcut internet sayfasında yayımlanır.

1) Tesisteki yatay düzleme gelen toplam güneş radyasyonu ile güneş panellerinin yüzeyine gelen güneşradyasyonunu,

2) Tesis alanının yerden en fazla 10 metre yüksekliğindeki rüzgâr hızını,

3) İnvertörler ile birlikte güneş panellerinin anlık üretim durumlarını,

4) İnvertör çıkışlarında bulunan ve tesis trafosuna verilen elektrik enerjisini,

5) Diğer yenilenebilir enerji veya birincil enerji kaynağını kullanan tesislerde üretilen elektrik veya ısı enerjisini gösteren gerçek zamanlı ölçüm bilgileri.

b) Elektrik üretim şirketi her yıl Aralık ayı içerisinde, tesisteki her bir güneş paneli ile tesis bütününün güneşenerjisine dayalı olarak üretebileceği elektrik enerjisi miktarlarını, tesise gelebilecek güneş radyasyonuna ve rüzgar hızına bağlı olarak EİE’ye sunar.

c) EİE, (a) ve (b) bentleri kapsamındaki bilgileri değerlendirerek tesis yerinde inceleme yapabilir.

(2) EİE, hibrit tesislerde üretilen elektrik enerjisi içerisindeki güneş enerjisine dayalı elektrik enerjisi üretim miktarını her fatura dönemi için PMUM’a bildirir.

(3) Güneş enerjisine dayalı elektrik üretim tesislerinde Bakanlığın onayladığı güneş enerjisine dayalı elektriküretim projesi dışında farklı bir enerji kaynağının kullanıldığı tespit edildiği takdirde, EİE Bakanlık ile EPDK’ya durumu bildirir.

Yürürlük

MADDE 6 (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 7 (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı yürütür.

19 Haziran 2011 PAZAR Resmî Gazete Sayı : 27969
YÖNETMELİK
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığından:

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARINDAN ELEKTRİK ENERJİSİ

ÜRETEN TESİSLERDE KULLANILAN AKSAMIN YURT İÇİNDE

İMALATI HAKKINDA YÖNETMELİK

BİRİNCİ BÖLÜM

Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar

Amaç ve kapsam

MADDE 1 (1) Bu Yönetmeliğin amacı; yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik enerjisi üreten tesislerde kullanılan ve bütünleştirici parçaları ile birlikte yurt içinde imal edilen aksamın, 10/5/2005 tarihli ve 5346 sayılıYenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunun ekinde yer alan II sayılıCetvele göre ilave fiyatının belirlenmesi, belgelendirilmesi ve denetlenmesi ile ilgili usul ve esasların belirlenmesidir.

Dayanak

MADDE 2 (1) Bu Yönetmelik, 10/5/2005 tarihli ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunun 6/B maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar

MADDE 3 (1) Bu Yönetmelikte geçen;

a) Aksam: Bu Yönetmeliğin ekinde yer alan EK-1 Yurt İçinde İmal Edilen Aksam Tanımları’nda listelenen mamulü,

b) Aksam tedarikçisi: Elektrik üretim şirketine ya da sistem tedarikçisine yurt içinde veya Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki serbest bölgelerde imal ettiği aksamı satan Sanayi Odasına ve/veya Ticaret ve Sanayi Odasına kayıtlışirketi,

c) Bakanlık: Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığını,

ç) Elektrik üretim şirketi: Yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik enerjisi üreten ve Kanunun 6/B maddesinde yer alan hükümden yararlanmak isteyen lisans sahibi tüzel kişiyi,

d) Elektrik üretim tesisi: Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üreten ve üretim lisansına sahip olan tesisi,

e) EPDK: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunu,

f) Kabul Heyeti: 7/5/1995 tarihli ve 22280 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Elektrik Tesisleri Kabul Yönetmeliğine göre oluşturulan heyeti,

g) Kanun: 10/5/2005 tarihli ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi AmaçlıKullanımına İlişkin Kanunu,

ğ) Sistem tedarikçisi: Elektrik üretim şirketine, imal ettiği ve/veya satın aldığı aksamı sistem bütünlüğüne monte etmek suretiyle elektrik üretim tesisini kısmen veya tamamen kuran şirketi,

ifade eder.

Yurt içi imalatın belgelendirilmesi

MADDE 4 (1) Kanunun 6/B maddesinde yer alan hükümden yararlanmak isteyen lisans sahibi tüzel kişiler, bu Yönetmelik ekinde yer alan EK-1 Yurt İçinde İmal Edilen Aksam Tanımları listesinde olanlar arasından yurt içinden tedarik ederek elektrik üretim tesislerinde kullanmakta oldukları aksama ait aşağıdaki belgeleri Bakanlık ve/veya Bakanlığın görevlendirdiği kuruluşa beyan etmek zorundadır.

a) 1/6/1989 tarihli ve 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununa göre işlem yapan yeminli mali müşavir tarafından hazırlanması ve sistem veya aksam tedarikçisinin bağlı bulunduğu Sanayi Odası ve/veya Ticaret ve Sanayi Odası tarafından onaylanması gereken bu Yönetmeliğin ekinde yer alan EK-2 Yerli İmalat Durum Belgesi,

b) TS EN 45011 “Ürün Belgelendirmesi Yapan Belgelendirme Kuruluşları için Genel Şartlar” standardına uygun olarak Uluslararası Akreditasyon Forumu (IAF) ile karşılıklı tanıma anlaşması imzalamış ulusal akreditasyon kurumları tarafından düzenlenen ve aksamın uluslararası veya ulusal standartlara uygunluğunu belirten ürün sertifikası.

(2) Bu Yönetmeliğin ekinde yer alan EK-2 Yerli İmalat Durum Belgesi, verildiği tarihten itibaren beş yıl süreyle geçerlidir.

Yerli katkı ilave fiyatının belirlenmesi

MADDE 5 (1) Tamamı yurt içi katma değerle üretilmiş olduğu belirlenen aksam için, lisans sahibi tüzel kişilere Kanun kapsamında uygulanacak yerli katkı ilave fiyatları Bakanlık tarafından onbeş iş günü içerisinde EPDK’ya bildirilir.

Yurt içi imalatın denetlenmesi

MADDE 6 (1) 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununa göre işlem yapan bağımsız denetim şirketi ve yeminli mali müşavir, bu Yönetmeliğin ekinde yer alan EK-2 Yerli İmalat Durum Belgesi’nin hazırlanması ile ilgili olarak 3568 sayılı Kanunda belirtilen cezai şartlardan sorumludur.

(2) Kanunun 6/B maddesinde yer alan hükümden yararlanmak isteyen lisans sahibi tüzel kişilerin elektrik üretim tesislerinde kullanılan herhangi bir aksamın Yerli İmalat Durum Belgesi’nin olup olmadığı, geçici kabul işlemleri sırasında Kabul Heyeti tarafından kontrol edilir.

(3) Kontrol sonrasında Yerli İmalat Durum Belgesi olmadığı tespit edilen aksam için uygulanacak yerli katkıilave fiyatları, Bakanlık tarafından yeniden belirlenerek EPDK’ya bildirilir.

Yürürlük

MADDE 7 (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 8 (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı yürütür.

 

Yönetmeliğin eklerini görmek için tıklayınız